fraternite

diyalog kurmaktan hoşlandığım için sevdiğim yazar.
iskender pala'ya selam söylesin.

meydan sozluk

ha öldü ha ölcek, can çekişen sözlük.
tam açtığımda ölür de şahit yazarlar diye açamıyorum sözlüğü korkudan..

yapilmis en aptalca dalginliklar

"telefon sessizde. yine de müzik çalmak istiyor musunuz?"

evet dedim ben buna. kulağımda da kulaklık vardı. yollarda yürüdüm müzik dinleye dinleye. minibüse bindim sonra. kalabalıktı minibüs. teoman'dan gemiler çalıyor bangır bangır. o sırada önümde genç biri arkasını döndü, bana baktı ve gülümsedi, o kadar. ama anladım be, o gülüşten anladım minibüse yayın yaptığımı. kulaklığı bi çıkardım ki, bütün minibüs benim şarkıları dinliyormuş.

allahtan teoman'ın erotik şarkılarından biri denk gelmemiş. buna da şükür. gemiler iyidir iyi.

anadil

insanların kendi aralarında konuşmak için bile olsa öğrenmeleri gerekir. ermeniler dikkat ediyorlar mesela bu hususa. kürtler de öyle, ama biz çerkesler biraz daha tembeliz galiba. aslına bakarsanız türkiye'de hem türk milliyetçisi hem de kendi milletlerinin milliyetçisi olan bir grup çerkesler. acayipler, biraz çelişkililer. fazlaca da kibirliler. gözlemleyin, nereli oldukları sorulduğunda nasıl kasıldıklarına dikkat edin bir. ben yarı çerkesim aslında, baba tarafımdan. onu da sorarlar "safkan mısın?" diye. beygiriz sanki biz. neyse yarım olunca ağız burun bükerler falan ehuehe

konu neydi anadil. dediğim gibi bizimkiler tembel biraz bu konuda. babam üç beş cümle biliyor, ben üç beş kelime. o kadar kötü durum. babaannem hem türkçe'yi hem de kendi lisanını çok iyi konuşurdu. anca, 90'ından sonra değişti işler. evet 90'ından sonra. o da her kafkasyalı gibi çok sağlıklıydı; ama kafa gitmişti işte. unuttu türkçe'yi. hep kendi lisanını konuşur oldu. anlaşamamaya başladık haliyle. boş gözlerle baktığımızda sinirlenirdi. bu sefer sinirlene sinirlene anlamadığımız bir takım laflar ederdi. doktoruna sorduk biz de. "ne derse desin, haklısın anne deyin, hiçbir söylediğine itiraz etmeyin" dedi doktor. işe yaramıştı. sürekli bir şeyler söylüyordu. bizimkiler de "haklısın anne" diyorlardı gülümseyerek.

iyice yaşlandı sonra yürüyemez oldu. bir cümleye takmıştı kafayı, sürekli tekrar ediyordu. biz de aynı cümleyi tekrar ediyorduk.

"haklısın anne."

kaybettik sonra onu. o da uzun mevzu. neyse cenazesi için köyüne gittik. yalova'da bir dağıstan köyü. kendi usullerine göre yemekler verildi. işte orda anadilini bilen iki çerkes kadına sordu halam o cümleyi. onlar da tercüme ettiler.

meğer halalarım ona yemeğini yedirirken, üstünü başını değiştirirken o hep aynı cümleyi söylüyormuş.
- ölemedim, size yük oldum.

biz de hep aynı cevabı vermişiz, kocamaan gülücüklerle.
- haklısın anne.

bu yüzden öğrenin işte. yaşlı huysuz ihtiyarlardan da öğrenmeniz gerekse öğrenin, bırakmayın işin ucunu. hiç işinize yaramasa sağda solda sinirlendiğiniz birine ana dilinizde küfredersiniz.

of romantik romantik giden bir entryi geldim küfüre bağladım ya iyi değilim sanırım ben. neyse öyle, bana da öğretsin bir çerkes varsa buralarda. söylüyorum ama ben de bilmiyorum. şipa pugile bugu bunu biliyorum bir tek. bunun da anlamını unuttum ehe.

sen bize lazimsin

patronların pek bir sevdiği kalıp. bir de şu var:

-biz bu işi doğru birine yaptırmalıyız. o yüzden bu görevi sana veriyoruz.

holeeyyy doğru insan benim çünküsü. bütün işleri ben yapayım o zaman.

bizim patronun cem yılmaz'dan esinlendiği bir cümle daha var ama. eliyle ofisi sağı solu gösterirken bir yandan da şöyle der.
- sen buralarda, bu civarda iyisin (ya da güzelsin artık ruh haline bağlı) başka yere gitme, bu civarda senin forsun demektir o. esinlenilen cem yılmaz videosu da şu oluyor:

http://www.youtube.com/watch?v=81zxtuf3e7c

"sen buralarda güzelsin." ahah. hiçbir yere gitmiyim o zaman. ofiste de yaşayabilirim, buralarda iyiysem.

rosario dawson

beni çok etkileyen bir kadın. google'a yazıp bakınca iğrenç fotoğraflarını görebilirsiniz kendisinin. filmlerinde yer yer öyle göründüğü de oluyor. ancak, bana sorarsanız şöyle bir hatun:

<gorsel: rosario dawson/38031+
<gorsel: rosario dawson/38030+
<gorsel: rosario dawson/38029+

fotıoğraf çok acayip bir şey. öyle donup kalmış gibi ya, insanın elektriğini göremiyorsun orda. çok beğendiğim hatunların fotoğraflarına bakıyorum, böyle yamuk yumuk şaşıp kalıyorum.

kendisi porto riko, küba, afrika, irlanda ve kizilderili karışımıymış. nasıl karışmış öyle be. ben de o kadar karışsam ben de o kadar orjinal olurdum. herkes karışmalı demek ki, burdan bu sonuca vardım. melezler melezi hey yavrum.

neyse tanım olarak eva mendes ile birlikte hollywood'un en karizmatik hatunlarından biri diyebilirim. ama güzellik derseniz bir paula patton değil. oyunculuk olarak ise hepsinden önde bana göre.

keskin bicak

bir türlü duygulanamadığım şarkı. sebebi de taa lise yıllarıma dayanır. dershanedeki türkçe hocama.

efendim lise 3'teyiz, ya da lise 2 bilmiyorum. ne çok dershaneye gitmişim he, allahtan bedava gidiyordum. neyse, bu şarkı patlamış. dershane hocamız da tırlak bir tip. arada dersi bırakıp kızların 17 yaşında evlenmeleri gerektiğinden falan bahsediyor, o kadar tırlak hem de. şöyle anlatayım türkiye'nin sayılı dershanelerinden birinin en iyi sınıfındayız ha. derece falan bekliyorlar bizden öyle düşünün. türkçe hocamız da böyle bir herif.
neyse adam takmış kafayı bu şarkıya. neymiş biz bu şarkıyı çok beğeniyormuş, çünkü içinde bir sürü türkçe olayı varmış. ahaha
her ders üşenmez yazardı bunu tahtaya. hangi konuyu anlatacaksa bunun üzerinden anlatırdı bir güzel.
işte hayat kelimesine dan eki gelmiş, hayattan olmuş, sert sessiz benzeşmesi... gibi.

baya bütün sene bu şarkı üzerinden öğrenmediğimiz konu kalmadı. o sebep, ne vakit duysam bu şarkıyı içinde büyük ünlü uyumu, sert sessiz yumuşaması falan arıyorum. işte o yüzden hiçbir vakit duygulandırmadı beni bu şarkı, güzel de şarkıydı halbuki.
şaka maka adam iyi öğretmiş ama. hala unutmadıysam o anlattıklarını, varmış demek bir bildiği.

enneagram

fraternite arkadaşımız sayesinde varlığından haberdar olduğum ve yakaladığıma uyguladığım testtir. dün de laa boheme e yaptırdım, maceracı çıktı kendisi. bizim patron mükemmeliyetçiymiş, kocam barışçılmış, annem başarı odaklıymış falan. ha ben de araştırmacıymış bu arada. 5 numara yani.

"beşler, bilgi toplamaya, öğrenmeye ve çevrelerinde olup biteni gözlemlemeye odaklanmışlardır. son derece mantıklı, düşüncelere önem veren, sebep-sonuç ilişkileri kurmada ve problem çözmede başarılı kişilerdir. kitap okumaktan ve araştırma yapmaktan büyük keyif alırlar. bu yüzden yalnız kalmaktan daha çok hoşlanırlar. insanlarla aralarında belirli bir duygusal mesafe olsun isterler. aşırı talepkar ve duygusal insanlar beşleri rahatsız eder çünkü beşler, kendi kendilerine yeterli ve bağımsız olmak isterler."

bunları söylüyor enneagram benim için. böyle okuyunca güzel. zaten herkese de güzel şeyler yazılmış, millet küsmesin diye. ama bir de geliştirilmesi gereken yönler diye bir bölüm yapmışlar ki, okuyunca anlıyorsun aslında ne halt olduğunu

güçlü yönler:
analitik
objektif
öğrenmeye istekli
serin kanlı

geliştirilmesi gereken yönler:
ketum
içe kapanık
paylaşmayı sevmeyen
soğuk

bunlar ne aga bunlar ne? küfretseydin daha iyiydi. soğuk ne? paylaşmayı sevmeyen ne? neyse bir de her karakterin zaafları varmış şöyle:

1-öfke
2-kibir
3-hile
4-kıskançlık
5-hırs
6-korku
7-aç gözlülük
8-şehvet
9-tembellik

bunları okuyunca patronun işler istediği gibi gitmeyince neden gözünün döndüğünü, annemin sıkıştıkça mutlaka bir yol bulup nasıl her işten sıyrıldığını, eşimin laf söylemesem günlerce uyumaktan neden bıkmadığını ve benim neden delirmiş gibi çalıştığımı, neden iş hayatımı her şeyin önünde tuttuğumu anlayabiliyorum. bir de başak burcu olunca çifte kavrulmuş çekilmez bir insan haline dönüşüyorum bu kişilikle. insan biraz objektif bakınca -ki kişiliğimin bir özelliği objektiflik görüldüğü üzre neden neredeyse bütün arkadaşlarımın ağız birliği etmişcesine "kocana çok acıyorum" dediğini anlayabiliyor. şöyle bakıyorum bazen. evet, ben bile acıyorum. hakikaten ben olsam çekemezdim beni.

bir guzellik yap

herkesin dinlediği şarkı artistliğe gerek yok.
bakın ben bizim firma ortağıyla aynı departmanda çalışıyorum ofiste. adam takar kulaklığını akşama kadar entel müzikler dinler, yani ben öyle sanıyordum. entel diyorsam hakikaten entel bir adamdır ama. dünyadaki en entel adamı hayal edin, ha o işte bizim firma ortağıdır. izlediği filmlerden, konuşma tarzına her şeyi bir değişik. o kadar imlama dikkat ederim. adama mail atarken geriliyorum, o derece. çünkü yanlış bir harf yazdıysanız iki saat nutuk çeker.
neyse geçen gün bir şey oldu, müzik dinlerken kulaklığı çıktı vee birden dinlediği müzik ofiste yankılanmaya başladı. evet, murat dalkılıç "bir güzellik yapsaanaaa" diye bağırıyordu. baya baya şaşırdım. hani şu an şaşırdım diyorum da şaşırmak yeterli değil anlatmak için. dumur mu desem şok mu desem, öyle bişiler oldu.
kafamı kaldırdım sonra, göz göze geldik adamla. "bunu mu dinliyorsunuz?" demedim tabi, ama anladı o. aceleyle kapattı müziği, rengi falan attı adamın.
yani şimdi "yoğğ ben aslaa dinlemem" gibi bir şeyler söyleyenler var ya inanmıyorum ben size. dinlediniz işte bütün yaz, hala da dinliyorsunuz. bari bizim gibi dinlediğini inkar etmeyenlere laf etmeyin. youtube'da 20 milyon kere ben açıp izlemedim herhalde klibi.

amaaa yine aklıma takılan bir noktayı yazmam lazım. şakıda diyor ya:

"nerde bende o deli cesareti olsa direkt yan çizerdim"

şarkının yazarı gülşen sana sesleniyorum. deli cesareti olan insan yan çizmez, burda kafa karışmış. doğrusu şöyle olabilirdi belki.

"nerde bende o deli cesareti, ben olsam direkt yan çizerdim."

evet böyle.

seyym

ey sözlük hiç seri katil olup, seri katilim diyen insan gördün mü?
alla allaaa ilk defa gittiğimiz evde seri katil testi yapmayalım mı yani?
ben ölmüşüm gitmişim, seri katil biçmiş beni, sonra mı yapayım testi?

anneme bile yaptım ben o testi, ona göre gidiyorum annemin evine.
tedbirli yazar, evet. hehe

laa boheme

kendisini görmek ve öğretmenler gününü kutlamak istiyorsanız üşenmeyip kalkıp evine gitmeniz gerekiyor. evet, baya evine. telefonla da yol tarifi yapıyor. "sağa dön, diasa'yı geç, ordan değil, öbür yoldan git. yanında biri mi var? kırmızı mı giydin?" gibi bayaa seni görürmüşcesine talimatlar veriyor. başarılı...
sonra evine gidiyorsun işte. bir iki lafla kandırıp işini gücünü bıraktırabiliyorsun. insanları kahvaltıya çağırmış, çay yok. sonra da neymişmiş ben kandırmışım da, meşgul etmişim de. çok iyi çamura yatıyor. çook başarılı...
kahvaltısı süper, hele börek ve kek konusunda fena halde başarılı. bir tek saat 2'de kahvaltı edilmez, o konuda bi kafa karışıklığı gibi bir şey yaşıyor sanırım, şey edemedim orasını.
tek sıkıntı, benim beğendiğim filmleri beğenmemesi, onu da böreğin hatrına hoşgördüm. bir de deplasmandaydım tabisi, bize gelsin hele zorla sanat filmleri izleticiim.
heepsini geçtim şahane bir ev sahibi. insan nasıl rahat hissediyor evinde nasıl yayılıyor anlatamam. yatıp uyuyasım geldi o derece. seviyorum la ben bu kızı.

sozluk yazarlarinin itiraflari

ben çok zor yürümüşüm.

ama sebebi farklıymış, ayaklarım kirlenir diye yürüyememişim. bir adım atıp kontrol edermişim ayaklarımı. düşününce tuhaf geliyor ama annemin yalancısıyım, öyle anlattı bana.
sonrasında da ömrüm ayaklarımı kontrol etmekle geçti. her adımımdan önce çok düşündüm, zor yürüdüm, her adımımdan sonra da ayaklarımı kontrol ettim kirlenmiş mi diye.

bu sebeple ağız tadıyla yazabileceğim bir itirafım bile yok. hep ayaklarım temiz olsun istedim çünkü. hiç kirlenmesin istedim, hep öyle yaşadım.

haliyle herkes beş adım atana kadar ben iki adım attım, herkesten az yürüdüm. ama herkesten çok yoruldum. gerçekten çok yoruldum.

cilginlik

yaş ilerledikçe değişen bir algı.
şimdi 20'lerindeki birine sorun çılgınlık nedir? diye. uzaydan paraşütle atlamak, yok aya çıkmak, bilmemnerde çıplak yüzmek falan diyecektir.
halbuki benim için çılgınlık patron gözüme bakarken oyun oynamak mesela. acayip heyecan yapıyorum. kebap yemek, çok çılgınca bir şey, çok yiyince çünkü tansiyon mu çıkıyor noluyorsa baya acayipleşiyorum. bir heyecan bir heyecan.
tabi ileriki dönemlerde işe gidiş saatlerinde otobüse binebilmek büyük bir çılgınlık olabiir benim için. "oo bugün de ölmeden atladım otobüse, çılgınım meen" diyebilirim kendime.

annesi ile esi arasinda kalan adam

akıllı olursa sorun yok.

bakın ben evli barklı bir insanım. çalışan, kayınvalidesiyle ayrı şehirlerde yaşayan ve kayınvalidesinin bayıldığı bir gelin olarak kendisiyle bir sıkıntım yok. iki oğlu var zaten kadının, oğlundan daha fazla düşkün bana. benim onu aramam gerekirken o beni arıyor iki günde bir. arayıp "özledim canım kızım" diyor o derece. şimdi bu kadına laf edilir mi? edilmez, çarpılır insan. ama laf ettiğim oluyor, oluyor evet. gidip eşime "annen niye öyle dedi ki?" diyorum kimi zaman. çünkü insanız hepimiz, yanlış anladıklarımız oluyor, kalp kırabiliyoruz. o da açıklıyor, kimi zaman hoş gör diyor, kimi zaman yanlış anlamışsın diyor. diyor işte bir şeyler ve ben biliyorum ki benim tek bir kelimem bile annesine gitmiyor. onun da alındıkları yanlış anladıkları olabilir. onlar da bana gelmiyor. haliyle ortalık süt liman.
bir de başka bir çiften bahsedeyim. kız kardeşimden. evliliğe giden ilişkisinin nasıl bittiğinden bahsedeyim. bizimki dallamanın biriyle beraberdi bir vakitler. anneler günü için sevgilisinin annesine yağlı boya tablo yaptı, düşünebiliyor musunuz? ben çin malı bir lamba aldım diye ağladı kadın. bu kız eliyle şahane bir tablo yapıyor ve kadın evine götürme gereği duymuyor. kız kardeşim soruyor ne oldu diye? sevgilisi de "eve götürmedik, dükkanda bıraktık" diyor. bir defasında da "annem o kıza pek yüz verme" dedi diyor, gerçek bir dangalak çünkü.

şimdi bir durum değerlendirmesi yapalım. öncelikle şunu net olarak söyleyeyim, benim, kız kardeşimden hiçbir üstünlüğüm yok. ne zeka olarak, ne kültür olarak ne de fiziken. yani benim baş üstünde gezdirilip, ona böyle davranılma sebebi kız tarafı değil.
diğer tarafa bakınca da iki kişi görüyoruz er kişi ve anne. kız kardeşimde anne tuhaf bir kadındı, ama er kişi akıllı olsaydı yine de yürütebilirdi ilişkiyi. hatta ikisini birbirlerine sevdirebilirdi bile. hadi bir de itirafta bulunayım. başlarda korkardım ben kayınvalidemden, hiç de sevmezdim. değişik bir kadındır çünkü, çok hareketlidir, ne bileyim anne gibi değildir pek, ürkerdim. ama eşim başardı işte. eskiden arayıp "özledim" dediğinde "niye beni özlüyor ki? oğlunu özlemeyip beni nasıl özler?" diye şaşıran ben, "hadi çık gel o zaman, biz de özledik" diyorum artık.

erkek isterse halleder arkadaş, o kadar da zor değil bu işler.

terbiyesizim

http://www.youtube.com/watch?v=b37ux13kza8

şarkı şu. nasıl tatlı bir şarkı, insan hiç bıkmaz ki öyle sempatik. hele o abla yok mu, abla tavsiyeleri yok mu bittim.

"tek birikimin aşk acısı öpüyor onu başkası
öpmeyip de ne yapacak yani konuşturma beni ablası sısısıı"

ha burası işte, bu kısım kahkaha attırdı.

ama grubun felaket tellallığı yaptığı bölümler hayli moral bozucu. yok nişanlanmıştır, yok evlenmiştir,seni hatırlamaz falan yazıktır be. yazıktır ama adamın da aynı coşkuyla bağırışı pek bir hoş. hiiç bir şey umurunda değil veledin.

aynen oğuzhan uğur gibi bağıra çağıra, tepine tepine söylenecek bir şarkı bu:

banane özlediiiiiiiiiimm

hehe

sozluk yazarlarinin itiraflari

sözlüğe sadece moralimin bozuk olduğu dönemlerde geliyorum. yani ben deli gibi entry yazıyorsam hayatımda bir acayiplik var demektir, burası net. bir iki bir şey yazıyorum. gülüyorum eğleniyorum. iyileşince de bırakıp gidiyorum. aylar geçiyor işte. bir şey oluyor, yine üzülüyorum, yine geliyorum. sözlük de hep tedavi ediyor beni. bir gün bile kullanıcı girişini yaptıktan sonra "zamanında gelecektin, geçen gün sol frame hiç ilerlemedi, el attın mı? yok. yeni yazarlar aldım, artık seni istemiyorum. defol git" demedi.
o ne kadar vefalıysa ben o kadar nankörüm. üstelik arada tehdit ediyorum, gitcem diyorum, ne biçim yer burası diyorum gene de sesi çıkmıyor garibimin.

benim sadık yarim meydan sözlüktür.
duygusallaştım sabah sabah.

penelope cruz

özellikle kadınlar bayılıyorlar kendisine. yere göğe koyamıyorlar. "kıskandığım tek kadıın" "keşke ben de bir penelope olsam" cümlelerini duyuyoruz hep.
peki neden sevgili sözlükçüler? neden? çünkü zaten onun gibiler de ondan.

şimdi bir objektif olalım. kadının gür ve güzel saçları var. bu da kıllı bir bayan olmasından kaynaklanıyor -ki koltuk altı kıllarını göstere göstere ödül törenlerinde insanlara el salladığında bile bu bahsettiğim dişi bireylerin "koltuk altı kıllıydı, çok özgüvenli"dediğini bilirim (özgüvenmiş, sen de yap o zaman)-
gözleri siyah. kirpiklerini bilmiyorum ki ben bile miniminnacık gözlere sahip bir insan olarak biraz makyajla o gözleri devasa boyutlara getirebildiğime göre, pek de özellikli gözleri olmadığını söyleyebilirim.
burun, kazma gibi, ağız desen hani biraz zorlasa beni bile yutacak cinsten, çene zaten yok, göğüsler kafam kadar (bu kısmı güzellik olarak düşünüyor olabilirsiniz, ama bana kalırsa süt anne gibi duruyor)
boyu desen imdb kayıtlarına göre 1.68.
ee neresi güzel tam olarak? bir tek saç mı? kıllı olması mı cezbediyor? neymişmiş ateşli kadınmış. la zaten bu fizikte bi kadın ateşli olmalı, kim gezdirir yoksa bunu yanında kadın diye?
pekiiii türk kadınlarının kendisine hayranlığı nerden geliyor?
şimdiii elimizde bir a kızımız olsun. kızımız esmer, kıllı, 165 boyunda ve şöyle bir diyalog hayal edelim.

- kate beckinsale'i çok kıskanıyorum ya. keşke onun gibi olsam.
- nereye onun gibi oluyon be, kadının bacağı senin boyun kadar? öyle göz rengi, öyle dudak gördün mü sen? ahahah kate'i kıskanıyormuş, yirim.

bakın olmadı, dişi birey çok pis çuvalladı burda. bir de şöyle hayal edelim.

- penelope cruz'u çok kıskanıyorum ya. keşke onun gibi olsam.
- aa kadının bi tarzı var.
- evet rujları falan pek güzel.
- aslında sen andırıyorsun biraz.
- yoooo asla olamam onun gibi.
- yok ya o da o kadar güzel değil bakma, saçını falan değiştirsen baya benziyorsun aslında. hatta sen daha güzelsin.

bakın, bakın, oldu işte. dişi birey karlı çıktı. hoop aldı mı istediği iltifatı.

şimdi şunu bi kabul edelim, bu kadın egomuzu şişik tuttuğu için beğeniyoruz. en çok bize benzeyen hollywood starı olduğu için beğeniyoruz. bizim gibi kıllı, bizim gibi çirkin burunlu olduğu halde ve en taş heriflerle takıldığı için beğeniyoruz.

yoksa aklı başında hiçbir insan şu kadını güzel diye kakalayabileceğini düşünmez.

http://www.turkcealtyazi.org/resimler/prs/0004851/l-penelope

yaran inci sozluk entryleri

şunları en azından patron gözüne gözüme bakarken okumasam daha iyi olacak sanki. aahah gülüyorum hala, delirdim sanıyor şu an büyük ihtimalle.


başlık: öğrenci evimizdeki böcek bizi karşısına alıp konuştu

ben afrikada böyle açlık görmedim amına koyim filan dedi.kafam kopsa yaşıyorum karnım açken yaşayamıyorum kusura bakmayın beyler herkes baksın başının çaresine dedi ve fıtıtıtıtı diye koşarak uzaklaştı.

ilk ask

iz miz bırakmaz. bende hiçbir şey bırakmadı valla. şöyle anlatayım. iki sene evvel, evlenmeme kısa süre kala facebook sayfamdan nikah fotoğrafları geçti ilk aşkımın. bende ekli olduğundan değil, ortak arkadaşlarımızın bolluğundan. bunu da açıklayayım da yanlış anlaşılmasın. ben açtım sayfayı, fotoğraflarına bakıyorum. damada bakmıyorum ama, geline bakıyorum. benim de düğünüm var ya iki ay sonra, kızın makyajına baktım, saçına baktım, topuzunu beğendim hatta. ben de böyle yaptırayım dedim. kız güzelmiş, zevkli adamdır dedim, ehe mehe diye güldüm. yarım saat, evet tam yarım saat hiç bakmadım ilk aşkıma. sonra bir an aklım başıma geldi. "napıyorum ben be" dedim. sıradan bir arkadaşın değildi ki bu adam. ne ağladın sen bunun için, ne üzüldün. sonra ona baktım. eğer arkadaşım olsaydı, damatlık içindeki hali daha çok etkilerdi beni herhalde, hiiç hiiç umurumda değildi. kapattım sonra sayfasını, gelinlik provama gittim.
ilk aşk da olması mühim değil aslında, aşk işte böyle bir şey. yoruyor insanı, yaşlandırıyor ama yine de gidip bişi varmış gibi aşık oluyorsun. yeniden aşık olduğunda da eskinin izi kalmıyor hiç. ondan öncesi yalan oluyor hep.

kronik farenjit

adamı hayattan bezdirir, etrafındaki insanlarda da hastayı dövme isteği uyandırır.
efendim dalga geçilen bayanlar vardır, neymişmiş eylülden hazirana kadar şalla geziyormuş kimileri. hep hava atmak için yapıyorlarmış da şuymuş da buymuş. peki o zavallıların kronik farenjit olmaları ihtimalini hiç düşündünüz mü gençler? biz de istemez miydik boynumuzu uzata uzata gezelim he?
neyse çok saçmaladım, boyundan geliyor bu hastalık. soğuk üç beş nefes alın bitti, başlıyorsunuz boğazınızı kazımaya. gırrçç gırrrçç diye sesler çıkıyor sonra. aileniz çemkiriyor "yeterrr beaaa doktora git diye." gitme gereği duymuyorsunuz aslında biliyorsunuz illetinizi, teşhisiniz belli çünkü. insanın boğazı öyle bir hale geliyor ki bir süre sonra hani zorlasanız kanayacak gibi oluyor.

bir de "gıcık olmak" denen bir deyim var ya, ha onun ne demek olduğunu en iyi biz biliriz. bundan birkaç yıl öncesi her sevgilimle kavga ettiğimde, eğer kızgınsam tabi gece öksürerek uyanırdım. öyle böyle bir öksürmek değil ama gözleriniz yaşla doluyor, önünü göremiyorsun o kadar kötü. ancak, zamanla bu krizler azalmaya başladı en son aylar evvel başıma geldi hatta. kötü bir rüyadaydım. rüyamdaki ortama zor tahammül ediyordum ki bir yerden sonra dayanamadım. rüyamda geldi kriz, sonra meğersem gerçekten gelmiş, uyandım su içtim işte. su içmek bir yere kadar işe yarıyor da eğer kriz durduk yere geldiyse ve elinizin altında su yoksa durum pek vahim oluyor be. bir yandan öksürüp, bir yandan ağlayan, yüzü de kıpkırmızı olmuş bir zavallı oluyorsunuz işte.

kola içmem, sigara içmem, alkol kullanmam daha ne edeyim ben, bilmiyorum ki.